Untitled Document
TÜBAV Güncel Yazılar Dizisi - 3
P.B. MEDAWAR’in “GENÇ BİLİM İNSANINA ÖĞÜTLER” adlı kitabının özetidir. Umarım genç bilim insanlarımıza faydalı olur.
- GİRİŞ
Bilim nedir?
Fiziksel âlemin daha iyi anlaşılmasını amaçlayan yeni keşifler yapmaya yönelik bütün faaliyetleri kapsayan bir araştırmadır. Bir bütün olarak ele alındığında dünyadaki bilimci sayısı bir milyonun üzerindedir. Bunların çoğu gençtir; hepsi yol gösterilmeye ihtiyaç duymaktadırlar veya vaktiyle duymuşlardır.
Bilime yeni başlayan bir kişi kuşkusuz “bilimci falandır” ya da “bilimci filandır” laflarını etraftan duyar. Bu sözlere sakın inanmasın. Tek bir bilimci tipi diye bir şey yoktur. Buna karşın, tabii ki bilimciler vardır ve bunlar kimyacılar, avukatlar din adamları veya yüzme havuzu görevlileri gibi, çeşitli özellikleri bulunan bir topluluk oluştururlar.
Bilimciler çeşitli işleri çok çeşitli şekillerde yapan ve birbirlerine benzemeyen yaradılışlarda olan kişilerdir. Şair-bilimciler, filozof bilimciler, hatta az da olsa mistik bilimciler vardır. Bütün bu insanların ne tür bir ortak kafa yapısına veya mizaca sahip olmaları beklenebilir? Zorunlu olarak bilimci olan kişiler pek nadirdir; bilimci olan birçok kişi gerçekte, kolaylıkla başka bir şey de olabilirdi (Bkz. The art of the soluble, aynı yazar).
- BİLİMSEL ARAŞTIRMACILIĞA UYGUN OLUP OLMADIĞIMI NASIL ANLAYABİLİRİM?
Kendisini bilimsel uğraşa yatkın gören çoğu insan bazen üzüntü ve umutsuzluğa kapılır. Bunun nedeni, “doğanın kurnazlığı, gerçeğin gizemli derinliği, nesnelerin belirsizliği, deneyin güçlükleri, nedenlerin karmaşıklığı ve insanın daha derine nüfuz etme arzusunu veya ümidini yitirmesinden kaynaklanan isteksizliğin yol açtığı kavrama yeteneğinin azalmış olmasıdır” (Fa. Bacon).
Benim genç bilimcilere tavsiyem, ellerinde birden fazla seçenek bulundurmaları ve kanıtlar “Hayır”ı işaret ettiğinde bunu kabule hazır olmalarıdır.
Bilimsel işe yeni başlayan bir kimse, bilimsel uğraşın ödül ve doyumunun, kendisi için doğabilecek düş kırıklığına ve eziyete değip değmeyeceğini anlayıncaya kadar işe devam etmelidir. Ancak Freud’un “Okyanus Duygusu” dediği çapraşık bir deneyi başarıyla tamamlamanın ve keşfetmenin coşkusunu bir kere yaşayan bir bilimci “oltaya yakalanmıştır”; başka hiçbir tür yaşam onun için artık söz konusu olamaz.
Güdüler:
Bir bilim insanı olmak için öncelikli nedenler nelerdir?
- Alışılagelmiş akılcılık, bilimsel çalışmanın temel kaynağının merak güdüsü, keşif itici gücü,
- Bilim insanı olmak mümkün olan en heyecanlı şeydir.
Bilimci olmak için yeterince zeki miyim?
Yeterli bir bilim insanı olmak için korkunç derecede zeki olmak gerekmez. Herkeste bulunması elzem olan sağduyunun bulunması yeterlidir. Ayrıca gözden düşmüş eski moda bazı meziyetlere de sahip olmak fena olmaz: özen, çalışkanlık, bir amaç duygusu, dikkati yoğunlaştırabilme gücü, zorluklardan yılmamak ve tabii ki sebat.
Araştırma yapma faaliyetine yeni başlayan fakat yaptığına ilgi duymayan, sıkıldığını hisseden bir kimse herhangi bir suçluluk veya yanılgı hissine kapılmadan bu işi bırakmalıdır.
3. HANGİ KONUDA ARAŞTIRMA YAPMALIYIM?
Yaşı ne olursa olsun, önemli buluşlar yapmak isteyen bir bilimci, önemli problemler üzerinde çalışmalıdır. Önemsiz veya saçma problemler, önemsiz ve saçma cevaplara yol açarlar. Bir problemin “ilginç” olması yeterli değildir; yeter ölçüde derinliğine araştırılan hemen her problem ilginçtir.
Problem öyle seçilmelidir ki cevabı bilim ve insanlık için önemli olsun. Neyin önemli ve neyin önemsiz olduğu konusunda bilim dünyası bir bütün olarak hemfikirdir. Bir doktora öğrencisinin seminerine kimse gelmezse veya kimse soru sormazsa bu üzücüdür. Ancak bir hoca veya öğrencinin, nezaket gereği, hiç dinlemediğini ele verecek bir soru sorması daha da üzücüdür. Fakat bu hedefine tam isabet etmiş bir ok, bir uyarıcı işarettir.
Bir araştırmacı, doktoradan sonra doktora konusunda çalışmayı hiçbir nedenle ömür boyu sürdürmemelidir. Böyle yaparak yaşamlarını yoluna sokup başka küçük güzel uğraşlara olanak bulmak kolay ve çekici gelse bile.
- BİLİMCİ VEYA DAHA İYİ BİR BİLİMCİ OLMAK İÇİN KENDİMİ NASIL HAZIRLAYABİLİRİM?
Bilimsel çalışmalara ve araştırmalara yeni başlayanlar okumaya mecburdurlar; fakat dikkatle, seçerek ve aşırı kaçmamak kaydı ile. Araştırmada ilerlemenin en iyi yolu onunla uğraşmaktır. Yardım gerekiyorsa, bunun yolu yardım istemektir. Meslektaşının yardım etmemek için nedenler bulması, ona yardım etmekten daha zor gelinceye kadar bu isteği tekrarlamak gerekir.
Psikolojik olarak çok önemli olan husus, orijinal olmasa bile bazı sonuçlar elde etmektir.
Araçlar:
Lord Norwich lamba tamirine kalktı
Elektrik çarptı, hayatını yaktı.
Zengin insanın yapması gereken
Tamirci çağırmaktı vakit varken.
- BİLİMDE CİNSİYET VE IRK AYRIMI
Bilimde Kadın
Dünyanın her yerinde kadınlar bilimsel araştırmada veya temeli bilimsel olan işlerde çalışmaktadır. Bu uğraşlarında da, erkeklerden farklı olmayan nedenlerle, başarılı vaya başarısız olmaktadırlar: enerjik, zeki, “adanmış” ve çalışkan olan kadınlar başarılı olur; tembel, hayal gücünden yoksun, donuk, kibirli, iletişim özürlü olanlar ise sönük kalır.
Kadınların yapısal olarak daha sezgili olduğuna dayanan cinsiyetçi bir yanılgıyla, bilimde özellikle daha başarılı olmaları beklenebilir. Ancak, kadınlar çoğunlukla bu fikre katılmazlar; çünkü kadınların bilhassa sahip oldukları düşünülen sezgi yetisi, bilimde doğurganlı sağlayan yaratıcı hayal gücü değil, insan ilişkilerini algılamak yönünde bir sezgidir.
Eşlere yazık mı?
Bir bilimci ile evlenecek kadar işi ileriye götüren bir kadın veya erkek, sonradan acı bir şekilde fark edeceği şu gerçeği açıkça kabullenmelidir: eşi iş yaşamında, evdeki yaşamından hep daha ön planda gelen çok güçlü bir tutkunun esiridir. Yerlerde çocuklarla neşeli yuvarlama fasılları için pek fazla vakti olmayacaktır. Bilimcinin hanımı, sigorta tamiri, araba bakımı, aile tatilini planlama ve organize etme gibi işlerde evin hem erkeği hem de kadını olacaktır. Bir ilimcinin kocası da, tersine olarak, belki karısınınkinden daha az yorucu olan işinden eve geldiğinde, “fesleğen buharında pişmiş tavuk budunu” sofrada hazır bulamayacaktır.
İnsanların sahip olduğu yetiler içerisinde en hakça dağıtılmış olan şey sağduyudur (Decartes).
6. BİLİMSEL YAŞAMIN FARKLI YÖNLERİ VE DAVRANIŞLAR
Bir bilimci kısa sürede “onlar şimdi acaba ne yaramazlıklar yapıyor?” veya “onlar bize 50 yıl içinde ayda oturacağımızı söylüyorlar” daki onlar toplumunun bir üyesi oluverdiğini fark eder.
Kültürel intikam
Kültür konusunda kendini küçümsenmiş ve yetersiz hisseden bir bilimci, klasik edebiyat ve güzel sanatlar dünyasından tamamen uzaklaşarak teselli bulur. İncinmiş bir ruh için başka bir deva da “çokbilmiş” olmaktır.
Kültür barbarlığı ve bilim tarihi
Aksi kanıtlanana kadar bilimciler cahil, ince estetik duyarlıktan yoksun olarak düşünülürler. Ne kadar tatsız olsa da genç bilimci bu suçlamaları düzeltmek için herhangi bir kültür gösterisine girişmemeli, yeterli kültürel birikime ulaşmaya çabalamalıdır.
Bilim ve din
Konuşma şöyle geçer:
—“onunki bir bilim insanı dinidir”
—“lütfen bunu açıklar mısınız efendim”
—“bilim insanları din konusunda konuşmaz”
İşbirliği
Bilimsel işbirliği, aşçıların çorba kazanı etrafına birlikte kepçe sallaması veya birkaç ressamın aynı tuval üzerinde çalışmalarına benzemez. Hele bir tünel açmak isteyen iki mühendisin dağın iki yamacından aynı anda kazmaya başlayıp, orta yerde karşılaşmadan, ayrı yerlerden dışarıya çıkmayı önlemek için yaptıkları işbirliğine hiç benzemez
Hiç olmazsa planlama döneminde, bu işbirliği, bir şov için espriler üreten bir ekibin çalışmasına benzer.
İş arkadaşlarını sevmeyen veya onların özel yeteneklerini takdir etmeyen bir kişi ortak çalışma yapmamalıdır. İşbirliği biraz ruh cömertliği gerektirir ve bir genç bilimci kıskançlığa benzer bir huy fark eder, arkadaşlarını kıskandığını hissederse başkaları ile ortak çalışmaya girmemelidir.
Ekibin her üyesi zaman zaman kendine şöyle söylemelidir inanması zor ama benim de başkalarının bana nasıl tahammül ettiklerine şaştığım davranışlarım var. Rakamlarla aramın iyi olmayışı, dişlerimdeki bir boşluktan ha bire opera aryalarından cevherler ıslıklamam, önemli dokümanları kaybetmem gibi.
Ortak çalışma yaşam boyu sürecek bir dostluğa veya düşmanlığa yol açabilir. Eğer ortaklar yüce ruhlu iseler, birincisi gerçekleşir. O zaman ortak çalışma bir mutluluk olur, eğer değilse, hiç beklemeden sona erdirilmelidir.
Gerçek
Bütün önlemler dikkatle alınsa da bilimci olguların saptanmasında hata yapabilir. Önemli olan, yapılan hatayı örtbas etmeye çalışmamaktır. Hatalı bilimsel varsayımlar, sonradan yerlerine doğrularının konulabileceği düşünülüğünde mazur görülebilirler. Ancak çalışmalarını ona inanmaya devam ederek sürdürenlere çok zarar verebilirler. Çünkü teorilerine aşırı hayran olan bilimciler, deneylerin ortaya koyduğu “hayır” yanıtını kabul etmekten de aşırı ölçüde kaçınırlar.
Bir hipotezin doğru olduğuna duyulan inancın çok güçlü olması onun doğruluğu hakkında bir gösterge değildir.
Kendini kandırmayı huy edinmiş bir bilimci başkalarını kandırmaya da oldukça yatkındır.
Eleştirel düşünce tarzı
Dostlarını kaybetmek, düşmanlarını artırmak istemeyen bir bilimci durmadan azarlayıp eleştirerek kendisine olumsuz sıfatını kazandırmaktan sakınmalıdır. Ancak hatalı, sağlıksız ve temeli olmayan kanılar ve batıl itikatlar karşısında sessiz kalıp onları kabullenmiş görünmekten kaçınmak da mesleğine karşı bir görevidir. Ahmaklığı gördüğünde kınamak kendisine dost kazandırmasa da saygınlığını artırabilir.
Akıllı bilim insanları her deneyin sonucunun şu veya bu olması konusunda taraf tutmanın tehlikelerine karşı çok dikkatli davranırlar.
En “sahtekâr bilimci”, başka bir bilimcinin kitabından birkaç paragraf ve resim aşırıp, eski bir üniversitenin bir fakültesi tarafından düzenlenen bir yarışmaya sunduğu metne sokuşturan kişidir.
Bir kimseyi bilimsel araştırma yapmaya iten neden ne olursa olsun, bilimci, bilimci olmayı çok isteyen kişidir. Bilimsel hayatın yol açabileceği hayal kırıklıkları, hafife alınmalar bir tarafa, bilimsel hayat büyük memnunluk verir ve insan her zaman çabalarının karşılığını alır (maddi karşılığı kastetmiyorum ama dışlamıyorum da). Ayrıca enerjinin sonuna kadar kullanılmasından doğan bir doyum da söz konusudur.
7. DAHA GENÇ VE DAHA YAŞLI BİLİMCİLER
Yükselme hırsı
İşlerin yapılması sağlayan itici güç olarak düşünüldüğünde yükselme hırsını büyük bir günah olarak algılamak gerekmez. Ancak, aşırı hırs gerçekten yakışıksız da olabilir. Hırslı bir genç bilimcinin en göze çarpan özelliği, çalışmasına yardımcı olmayan veya çalışmasıyla ilgisi bulunmaya hiçbir kimse veya hiçbir uğraş için vakit ayırmamasıdır. Konusuyla ilgili olmayan bütün konferans ve seminerlerden kaçınır, onları tartışmak isteyen kişileri sıkıcı bulur. Hırslı bir bilimci kendine yardımcı olabilecek kişilere karşı abartılı bir şekilde nazik, diğerlerine de aynı ölçüde saygısız davranır.
8. SUNUŞ
Bilimsel araştırma, sonuçları açıklanmadan önce bitmiş sayılmaz. Bilimciler için yayın, araştırmalarını kitap halinde yayınlayan hümanistlerin tersine, iyi bir bilimsel dergiye “makale” vermek demektir. Bilimciler nadiren kitap yazdıkları için demode hümanistler onların verimliliğinden kuşku duyar ve laboratuarlarda geçen uzun saatlerin hobiler veya başka tür oyunlarla harcandığını düşünürler.
Bir tebliğin bir bilimsel toplantıda sunulması da ayrıca bir çeşit yayın yapmadır.
Tebliğ nasıl sunulmalıdır?
- Bir tebliğ hiçbir zaman ve hiçbir nedenle, kesinlikle yazılı metinden okunarak sunulmamalıdır!
- Genç bilimci notlar kullanarak konuşmalıdır.
- Notsuz konuşmak bir gösteriş şeklidir ve sadece aynı şeylerin defalarca anlatıldığı izlenimini verir.
- Bir konuşmacı yalnız aşırı derecede monoton konuştuğu için veya çalışması ilginç olmadığı için sıkıcı olmaz; teknik konularda gereksiz ayrıntılara girerek de bunu başarabilir.
- Süre bir sorundur. Söyleyeceği bir şey olan kimse onu kısaca söyleyebilir; ancak söyleyecek bir şeyi olmayan bir konuşmacı, sanki sis perdesi çekiyormuş gibi, lafı uzatır da uzatır.
- Eğer konferans sırasında uyuklayanlar varsa, konuşmacı, hiçbir uykunun derslerde uyumak kadar insanı derinden dinlendirmediğini düşünerek teselli bulmaya çalışmalıdır.
Makale nasıl yazılır?
Bir makale yazma fikrinin bilimciye ne kadar korkutucu geldiğini, onun telaşla bir sürü işi bahane ederek kaçamak yaptığını herkes bilir.
Makale yazmayı öğrenmenin tek yolu, her şeyden önce, okumak, iyi örnekleri incelemek ve alıştırma yapmaktır.
Çalışmanın özet bölümü büyük bir dikkatle yazılmalı ve derginin bu özet için ayırdığı yerin tümü kullanılmamalıdır. Özet kendi sınırları içinde eksiksiz olmalıdır. İncelenen hipotezin belirlenmesiyle başlayıp değerlendirilmesiyle bitebilir.
İyi bir çalışmayı içeren bir makale editörce değişik nedenlerle reddedilebilir. Ancak bu takdirde makaleyi inceleyen insanlarla didişmektense, başka bir yayıncı aramak daha akıllıca olur.
Makalesini tamamlayan bir bilimci kendisiyle gurur duymalı, hatta “bu herkesi ayağa kaldıracaktır” şeklinde düşünmelidir. Eğer böyle düşünmüyorsa, bu ya yazarın heyecandan yoksun olduğuna, ya da basiret sahibi olduğuna işarettir.
9. DENEY VE KEŞİF
Deneyler bilimin o ölçüde derin ve gerekli bir parçası olarak düşünülür ki, deneysel olmayan araştırma faaliyetlerine çoğunlukla bilim olarak nitelendirilme hakkı bile verilmez.
Deney türleri
- Bacon tarzı
- Galileo tarzı
- Kant tarzı
- Aristoteles tarzı
10. ÖDÜLLER VE KAZANÇLAR
Bilimciler de sporcular ve yazarlar gibi çeşitli ödüller ve ikramiyeler peşinde koşarlar. Bir ödül kazanmanın bir bilimcinin morali üzerinde büyük etkisi vardır. Başkalarının kendisine verdiği değer ve gösterdiği güven ona araştırmasını ilerletmek ve belki de eskisinden daha başarılı olmak çabasında yardımcı olur; bundan başka, aldığı ödülün bir şans eseri olmadığını herkese göstermek ister.
- BİLİMSEL SÜREÇ
Genç bilimcinin bir masası, beyaz bir önlüğü, kütüphaneyi kullanma izni ve kendisinin düşündüğü ya da kıdemli birisi tarafından dikkatle sunulmuş bir problemi olduğunu varsayalım.
Genç bilimci problemi çözmek için ne yapmalıdır?
-
Bunu olgulara ait bir sürü bilgi toplama ile yapamayacağını kesinlikle bilmelidir.
-
Hiçbir gerçek kendini bir olgular yığını içinden ortaya atmaz.
-
Bilimcinin günlük işi bilgi toplamak değil, teorileri sunmaktır.
SONUÇ olarak bilim, doğanın dünyanın neye benzediği hakkındaki en son düşüncelerimizi temsil eden, birbirine mantıkla bağlanmış teoriler ağıdır.
GENÇ BİLİMCİ GERÇEĞİ ARAYANDIR.
Prof. Dr. Halil İbrahim ÜNAL
TÜBAV Yönetim Kurulu Üyesi
TÜBAV Güncel Yazılar Dizisi - 2
NÜKLEER ENERJİ VE ÜLKEMİZ
21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde; insanlığın, hayatını idame etmek için en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerin başında kuşkusuz enerji gelmektedir. Zira hepimiz ısınma, aydınlanma ve ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarımızdan tutun da çalışma koşullarımızın her türü için hep enerjinin bir biçimine gereksinim duyarız. Fiziksel açıdan enerji, mekanik, ısısal, potansiyel gibi farklı biçimlerde olabilir. Sözgelimi hidroelektrik santrallerinde suyun potansiyel enerjisi trübinlerde elektrik enerjisine çevrilir.
Artan nüfus, aşırı kentleşme, endüstrileşme ve sanayileşme beraberinde enerji kaynaklarının zaman içinde azalması sorununu gündeme getirmiştir. Bugünkü tahminlere göre, 2030’da dünya enerji ihtiyacı bugünün rakamından yüzde 50–60 oranında artarken, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu oran yüzde 160 dolaylarında olacaktır. Fosil yakıtlar olarak tanımlanan petrol, kömür ve doğalgaz rezervleri tüm dünyada azalmakta ve enerjiye ulaşmaktan daha önemlisi, ucuz ve verimli enerjiye ulaşma imkânı gittikçe azalmaktadır. Diğer yandan değişen iklim şartları ve su kaynaklarının azalması, hidroelektrik santrallerden elektrik elde etme verimini gittikçe düşürmektedir. Bu çerçevede, gerek Avrupa ülkelerinde gerekse de Asya ve Amerika’da fosil yakıtlara ve hidroelektrik santrallerine alternatif olarak, yenilenebilir enerji kaynakları üzerine çalışmalar ile varolan kaynakların etkin kullanımını artırıcı projeler hayata geçirilmektedir. Örneğin; Avrupa Birliği (AB), çerçeve programlarında Ar-Ge harcamalarının %60’ını Füzyon enerjisinin araştırılmasına ayırmaktadır.
Geçtiğimiz yüzyıl, nükleer enerjinin, en çok rağbet gören alternatif enerji kaynağı olduğuna şahit olmuştur. İstatistiklere bakılacak olursa; dünyadaki 439 nükleer güç santralinin üçte birinden fazlası Avrupa ülkelerinde yer almaktadır. Fransa, elektrik enerjisinin yaklaşık %70’ini nükleer santrallerden sağlamaktayken Litvanya ve Ukrayna dâhil edildiğinde santral sayısı Avrupa’da 168’i bulmaktadır. Uzmanlara göre, bundan sonra da Avrupa, enerji sağlama güvenliği açısından nükleer enerjiye daha sıkı bağlanacaktır.
Nükleer enerji santralleri, temel olarak doğadaki kararsız ve ağır atom çekirdeklerinin zincirleme reaksiyonlar sonucunda parçalanarak çekirdeklerin kayıp kütlelerinin ısı enerjisi olarak çevreye yayılması prensibiyle çalışmaktadır. Bu olaya kısaca fisyon (ayrılma) reaksiyonu denilmekte ve Einstein’ın ünlü E=mc2 formülüyle kütlenin enerjiye dönüşeceği doğrulanmaktadır. Esasında nükleer reaksiyonlarda kullanılan Uranyum, Toryum gibi doğal radyoaktif elementler daha kararlı hale geçebilmek için kendiliğinden nötron ve gamma ışınları salmaktadır ve kütlelerinin yarısını milyon yıllarla ifade edilen zamanda kaybetmektedirler. Reaktörlerde ardıl nötron çarpışmalarıyla bu süreç hızlandırılmakta; elementler daha kısa zamanlarda yarı ömürlerine ulaştırılmaktadır. Topraktan çıkarıldıktan sonra reaktör yakıtı olacak bu elementlerin, bir seri saflaştırma işleminden geçirilmesi zorunluluğu vardır. Özel laboratuvar şartlarında çeşitli kimyasal işlemlerle %99 oranında saflaştırılan elementler herhangi bir dış nötron kaynağına maruz kaldığında milyonlarca atom çekirdeklerinin herbiri yakıtın içinde nötron üreterek parçalanmakta ve bu oluşan herbir nötron da diğer çekirdeklere ulaşıp milyarlarca nötron çıkartabilmekte ve reaksiyon böylece devam etmektedir. Her nötron çıkışı da ortama ısı enerjisinin çıkmasına neden olamaktadır. Ancak bu yakıtların reaktör şartlarında kullanılması, bu reaksiyon sürecinin kontrol altında tutulmasını gerektirir. Bu amaçla nükleer elementler ufak parçacıklar olarak ısıya dayanıklı metalik çubuklar içine yerleştirilir ki hem reaktör kalbinden ısıyı buhar trübinine ileten suya nükleer madde sızması olmasın ve hem de gerektiğinde bu çubuklar birbirinden uzaklaştırılarak reaktör durdurulabilsin yahut sabit bir hızda çalıştırılabilsin.
Günümüz teknolojisiyle, çok güvenilir reaktör kalbi tasarımı ve güvenilir materyal üretimi çok ileri şartlarda yapılabilmektedir. Öyle ki, bir reaktör kalbi aşırı ısıdan erise bile kalbin dışına yapılan beton ve çelikten kalıplar çevreyi bir nükleer faciadan korumaktadır ve doğaya radyoaktif parçacıkların yayılması önlenmektedir. Dahası, bugünün teknolojisiyle inşa edilmiş bir reaktörde pekçok güvenlik basamakları yer almaktadır. Elektrik tesisatında, ısı tesisatında, su filtreleme tesisatında ayrı ayrı ve titizlikle yapılmış güvenlik önlemleri bulunmaktadır. Herhangi bir kaçak durumunda reaktörü devre dışı bırakacak otomatik çalışan güvenlik adımları mevcuttur. Pekçok kereler ülkemizin depremsel doğası nedeniyle nükleer santrale uygun olmadığı şeklinde fikirler söylenegelmektedir. Bu fikirler de son derece eksiktir. Zira Japonya, dünyadaki en büyük depremlerin sıklıkla görüldüğü ülke iken şimdiye kadar hiçbir kazaya maruz kalmamıştır. Bu da, nükleer tesislerin emniyetli yapıldığında ne kadar dayanıklı olacağına iyi bir örnek teşkil etmektedir.
Nükleer enerji konusu geçmişte olduğu gibi günümüzde de pek çok ülkede radyasyon riski nedeniyle engellemelerle karşı karşıya kalmıştır. Esasında; geleneksel enerjilerin etkileri bakımından adil bir karşılaştırma yapılırsa durumun hiç de sanıldığı gibi olmadığı açıktır. Örneğin; ABD'de 104 reaktörün bir kişiye yüklediği fazladan radyoaktif doz 0,001 mSv/yıl olmasına rağmen, 1000 MegaWatt gücündeki kömürle çalışan bir termik santralin bacasından çıkan radyoaktif partiküllerin bir kişiye yüklediği fazladan doz 0,004 mSv/ yıl'dır. Bu karşılaştırma da nükleerin, radyoaktivite bakımından diğer yakıtlara oranla daha az riskli, temiz bir enerji türü olduğunu doğrulamaktadır. Enerji eldesi bakımından da nükleer enerjinin büyük artılar ortaya çıkardığı aşağıdaki tablodan kolayca anlaşılır:
Geleneksel yakıtlar ve nükleer yakıtlar için yakıt miktarı başına elde edilen elektrik enerjisi
Yakıt |
Odun |
Kömür |
Petrol |
Uranyum |
Plütonyum |
Verdiği enerji (KW/kg) |
1 |
3 |
4 |
500,000 |
6,000,000 |
Nükleer reaktörlerin ilk yatırım maliyetleri yüksek olmasına karşın, yakıt maliyetlerinin düşüklüğü ve çevre kirliliği açısından temiz oluşu dünyadaki enerji tercihlerini nükleer enerjiye kaydırmaktadır. Örneğin; Avrupa'nın en çok elektrik ithal eden iki ülkesi olan İtalya ve İngiltere nükleer enerjisinin yaygınlaştırılması kararını almıştır. Finlandiya, üçüncü nesil reaktör teknolojiyle tanışacak adımları atmaktadır. ABD de Kyoto Sözleşmesi'ne atıfta bulunarak kömür veya hidroelektrik santraller yerine nükleer santral yatırımı veya yenilemesi için özel sektör yatırımcılarına kaynak tahsisinde bulunmaktadır. Tüm bunlar, önümüzdeki yıllarda da nükleer enerji konusunda yeni bir yarışın başlayacağının önemli sinyalleri olarak değerlendiriliyor.
Ülkemizde nükleer enerjiye giriş konusundaki ilk çalışmalar 1960'ta başlamıştır. Soğuk Savaş döneminde ABD, Jüpiter balistik füzelerinin Türkiye'de konuşlanması karşılığında Küçükçekmece'de Nükleer Araştırma Reaktörü’nün kuruluşuna yardım etti. İlk nükleer enerji santrali projesi ise 1967-1970 yıllarında gündeme gelmiştir. Yedi yıl sonrası için 300 megavatlık kurulu güçte bir santral düşünülmüş, ancak proje rafa kaldırılmıştır. Akkuyu'da 1974'te bir nükleer santral kurulması planlansa da ancak bu da hayata geçirilememiştir. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK), 1978'de Akkuyu için BM Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan yer lisansı almıştır. Daha sonra 1983'te dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından Akkuyu'ya 600 megavatlık kurulu güçte bir nükleer santral kurulumu projesi gündeme getirilmiştir. Ancak Özal'ın 'yap-işlet-devret' modelini öne sürmesi, Türkiye'nin nükleer ile yollarını bir kez daha ayırmıştır. Nükleer reaktör yerine hidroelektrik santrale öncelik verilerek 16 hidroelektrik santralı inşa edilmiştir.
1987’deki Çernobil kazasının ardından TAEK'in Nükleer Enerji Dairesi kapatılsa da nükleer enerji hedefi sürmüştür. 1992'de yedi firmadan yeniden teklif istenilerek 1994'te danışmanlık ihalesi açılmış ve Kore bu ihaleyi kazanmıştır. 1998'de Akkuyu Nükleer Santral ihalesi tekrar açılmış ve ABD-Japonya ortaklı Westinghouse-Mitsubishi Konsorsiyumu, Kanada'nın AECL (CANDU) ve Almanya-Fransa ortaklı NPI firmaları ihaleye teklif vermişlerdir. Bu uğraşların sonunda 2000 yılında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, nükleer enerji planlarından çok pahalı olduğu için vazgeçildiğini açıklamış ve Bakanlar Kurulu kararıyla ihale ertelenmiştir.
Şu anki hükümetimiz ise 2012'ye kadar devreye almayı planladığı nükleer santraller ile ilgili ilk somut adımı 3 nükleer santral için 2005 yatırım bütçesine 7 milyon YTL (7 trilyon lira) ödenek ayırarak atmıştır. 2007 Mayıs ayında Meclisten geçen Nükleer Reaktör Kurulum ve İşletimine İlişkin Nükleer Enerji Yasası, Kasım ayında Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün onayından geçmiştir. Tüm bu çabaların devamının gelip gelmeyeceği bilinmez, ancak gerçek olan birşey vardır oda Enerji Bakanlığı'nın 2020-2030 tahminleri göstermektedir ki alternatif bulunmaması halinde doğalgaz, petrol başta olmak üzere Türkiye'nin enerji kaynakları açısından yüzde 80 dışa bağımlı hale gelecektir.
Ülkemizin gelecekte bir enerji krizi yaşamaması için tüm Kurum, Kuruluş, Üniversiteler ve STK’ların bir araya gelerek ortak çözümleri masaya yatırması ve akılcı çözümlerin bulunulması kaçınılmazdır.
Raportör Erol Kurt
TÜBAV Yönetim Kurulu
TÜBAV Güncel Yazılar Dizisi - 1
Konu: ARAŞTIRMA, İSTATİSTİK ve YÖNETİM
Yazar: Prof. Dr. Reşat Kasap;Gazi Üniversitesi, FEF, İstatistik Bölümü, http://w3.gazi.edu.tr/web/rkasap
Araştırma, istatistik ve yönetim kavramları, insanın tarihi kadar eski olmakla birlikte, bunların bir arada kullanılması çok eski sayılmaz. Yönetim, karar alma ve benzeri gibi tüm faaliyetlerini yerine getirirken, dikkate alması gereken iki önemli kavram olan araştırma ve istatistik bu yazıda konu edinmiştir. Buna göre araştırma ile ilgili temel bazı bilgiler ile istatistiksel gelişim ve bakış açısı hakkında açıklama yapılacaktır.
Araştırma, çoğunlukla yalnızca gözlem yapma, bilgi ve veri toplama anlamında ifade edilir. Bu tanım, yanlış olmamakla birlikte eksik bir bakış açısıdır. Bir araştırmada, olayların incelenmesi, bilgilerin toplanması tabii ki söz konusudur. Ancak araştırmacı gözlemlerini ve topladığı bilgileri yeniden gözden geçirerek, analiz etmeli ve tartışarak yorumlamalı, değerlendirmeli ve anlamlı bilgiler haline getirmelidir. Bu yönüyle araştırma, çok daha karmaşık ve detaylı bir uğraştır. Araştırmada, insanlığın yararına yönelik olarak, kişinin ve toplumun karşılaştığı problemleri çözme, insanlığın hizmetine ve kullanımına yeni araçlar kazandırma gibi amaçlar bulunur. Buna göre araştırma, insanın bilgide ve teknolojide ilerleme, gelişmeyi sağlama, çevresini tanıma ve yararlanabilme, problemleri çözmek amacıyla başvurabileceği önemli bir yaklaşımdır.
Araştırmalar, bilime katkıda bulunarak, problemlere çözüm getirip, toplum ve ülke yararına alınacak kararlara yol göstererek, insanlığın bilgi ve kültür birikimini zenginleştirecek şekilde yapılmalıdır. Araştırma bu derecede önemli bir çalışma olduğunda, onun sonuçlarının da o derecede güvenilir olması gerekmektedir. Bunu sağlayacak olan ise yapılacak çalışmalarda, amaçları gerçekleştirecek en uygun yöntem ve tekniklerin kullanılmasıdır. Böylece, araştırma bir bilgi kazanma aracı olarak, bilginin üretilmesine yardımcı olurken, aynı zamanda bilimin gelişmesine ve oluşmasına da katkıda bulmaktadır.
Araştırmada aranan bazı özellikler söz konusudur. Bu özellikler ise şöyle sıralanabilirler: Araştırma, olgusal ve kuramsaldır, gözlemseldir, sistematiktir, mantıksaldır, yöntem olarak işlevseldir, hipoteze dayalıdır, seçicidir, genelleyicidir, sosyal bir etkinliktir, dinamiktir ve doğruluk yapısına sahip olmalıdır. Bu özelliklerinin yanında araştırmada gerçekleşmesi istenen amaçlar genel olarak; açıklama, kestirim ve kontrol gibi üç grupta toplanabilir. Araştırmanın çeşit ve yöntemlerinde ise tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Bununla birlikte, araştırma yöntemleri; amaca, kullanılan veri toplama ve analiz yöntemlerine, değişkenleri kontrol edebilme derecesine, verilerin kaynaklarına, çevresine, düzeyine ve zamana göre adlandırılabilir veya gruplandırılabilmektedir.
Araştırmaya başlamadan önce izlenebilecek yola ait bir plan yapılmalıdır. Kabaca bu planlamaya araştırma önerisi adı verilir. Burada bir model geliştirilmelidir. Bu model, araştırma sürecinde kılavuzluk görevi yapacaktır. Ancak bu planlama her araştırma için bazı farklılıklar gösterebilir. Araştırmacının hazırlamış olduğu projenin uygulanabilir olup olmadığını, araştırmanın öneri taslağında ilerleyip ilerlemeyeceği sorusunun cevabı ile bu modelde anlaşılabilir olacaktır. Planlama yapmak, araştırmanın yürütülmesinden daha fazla bir dikkat istemekle beraber bu planın anlaşılır ve uygulanabilir olmalıdır. Bir araştırma önerisi, düzen olarak belli bir modele ve biçime sahip, başkaları tarafından anlaşılacak şekilde açık ve eksiksiz yazılmalıdır.
Bir araştırmada çeşitli hatalar yer almış olabilir. Burada hata olarak ifade edilen noktalar, araştırmanın sonuçlarını ve bulguları etkileyen sebeplerdir. Bu hatalar, araştırma sonuçlarının genellenmesi ile ilgili olarak, araştırmacının yanlış genellemeler yapmasına yol açabilirler. Bu hatalardan kimi araştırma modeli ile ilgili olabileceği gibi kimi de başka sebeplerden kaynaklanabilir. Örneğin, yığının özellikleri, örnekleme teknikleri, istatistik yöntemleri, ölçme teknikleri vb. gibi.
Araştırmanın bilimsel olarak nitelenmesinde katkılar sağlayan istatistik ise günümüzde, belirsizlik ortamında, araştırma, tahmin ve karar verme mekanizmaları geliştiren bir bilim dalı olup, aynı zamanda diğer bilim dallarının da teknolojisi olarak kabul edilmektedir. Son çeyrek yüzyıla damgasını vuran ve bu çağın bilgi çağı olarak adlandırılmasına neden olan gelişmeler, istatistiği evrensel bir anlaşma dili haline getirmiştir. Bilgi çağı kavramının oluşmasında istatistiğin katkısı büyüktür. Çünkü her türlü yönetim, ulusal ve uluslararası sosyal-ekonomik ve diğer gelişme hedeflerinin belirlenmesi ve bu hedeflerin başarısı, güncel ve güvenilir istatistiksel çalışmalara dayandırılmasına bağlıdır. Bugün, doğru bilgi, doğru yorum ve doğru karar alma sürecinde; araştırmacılar, politikacılar, yöneticiler ve tüm bireyler çalışmalarında ve güncel hayatlarında istatistiksel bilgileri, bilerek ya da bilmeyerek etkin olarak kullanmaktadırlar.
Şimdi öncelikle, eski zamanlardan başlayarak istatistiğin gelişimine bakmakta fayda vardır. Bu gelişimin, istatistik uygulaması (veya resmi istatistik) ve istatistik bilimi olmak üzere ayrı ayrı ele alınmasında fayda vardır.
Veri derlemeye dayanan istatistik uygulamasının tarihçesine bakılacak olursa, istatistik, MÖ 3000'li yıllara kadar uzanan bir geçmişe sahiptir. Nüfus, arazi ve ekonomik gibi bazı olaylar bakımından bilgi sahibi olmadan devletin yönetimi zor olacağından, istatistik uygulamasının devlet kadar eski olduğunu söylenebilir. Milattan önceki yüzyıllarda, Mısır’da, Roma’da ve Çin’de nüfus ve arazi sayımları yapıldığı çeşitli kaynaklardan bilinmektedir. Bu tür çalışmalar yüzyıllar içerisinde periyodik olarak yapıla gelmiştir. Daha yakın zamana gelinecek olursa, 17. Yüzyılda Fransa’da Colbert zamanında maliye ve dış ticaret istatistikleri derlenmeye başlanmıştır. 1790 tarihinden başlayarak ABD’de genel nüfus sayımları yapılmaktadır.
Bir bilim dalı olarak istatistiğin tarihçesine ilişkin gelişme de ide iki farklı bakış açısı söz konusudur. Bunlardan ilki, H.Conring (1606-1681) ve G.Achenwall (1719-1772)’nin başlattığı betimsel (tasviri) istatistiktir. İkincisi ise analize dayanan istatistik olarak nitelendirilmekte olup, bunların ilk başlatıcılarına sigorta matematikçileri ve nüfusçular denmektedir. Bu akım, 17. Yüzyıldan itibaren birinci akımdan bağımsız olarak İngiltere’de doğmuştur. Bunların ilk başlatıcısı J.Graunt (1620-1674)’dır. Olasılık hesaplarının ve istatistik kuramının gelişmesinde katkıda bulunan önemli pek çok matematikçi vardır. Bunlardan bazıları: J.Bernoulli (1945-1705), K.F.Gauss (1777-1855) ve S.D. Poisson (1781-1840)’dır.
Geçen iki yüzyıldan, günümüze kadar istatistik kuramsal yönden önemli gelişmeler sağlayarak uygulama alanı hızla gelişen bir bilim dalı haline gelmiştir. Bu çerçevede yaptıkları çalışmalar ile K.Pearson ve R.A.Fisher önemli isimler olarak kabul edilmektedir. Son 50-60 yıllık zaman dilimi içerisinde yönetim, iktisat, finans, sağlık bilimleri, sosyoloji, psikoloji, mühendislik, ziraat, fizik, biyoloji, meteoroloji ve deprem gibi daha bir çok konuda uygulaması olmak üzere kuramsal açıdan da yeni gelişmeler sağlanmıştır. Bu noktada istatistik, aynı zamanda bilimsel araştırmanın temeli haline geldiğini söylemek ise yanlış bir ifade değildir.
Türklerde ve ülkemizde istatistik uygulaması ise oldukça eskidir. Selçukluların ve ilhanlıların nüfus bilgilerine önem verdikleri kayıtlarla bilinmektedir. Osmanlı imparatorluğunda bazı yıllarda çeşitli konularda sayımlar yapıldığı ve 1389’da kurulan Defterhane’de, bu kayıtların tutulduğu belgelerden bilinmektedir. Osmanlı yönetiminin modern istatistik bilgi ve yöntemlerden yararlanma isteği 19. yüzyılda reform süreci ile başlamış olup, 1830 tarihli nüfus sayımı bunun ilk örneğidir. Bununla birlikte aynı yüzyılın başından itibaren merkezi sisteme dayalı olarak bazı yerlerde istatistik büroları açılmıştır. 1891'de ise Bab-ı Ali'de Merkezi İstatistik Encümeni kurulmuş ve istatistik hizmetleri kanuni bir esasa bağlanmıştır. Adı geçen bu sistem, Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiştir.
Bilimsel temellere dayanan ve modern anlamda istatistik hizmetlerinin yürütülmesi 1926’da Başbakanlığa bağlı Merkezi İstatistik Dairesi adıyla kurulmuştur. Cumhuriyet döneminde 1933 yılında İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuş ve resmi verilerin toplanması görevini üstlenmiştir. Daha sonra İstatistik Genel Müdürlüğü adını alan bu kuruluş 13 haziran 1962 tarih ve 53 sayılı kanun ile Başbakanlığa bağlı Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) olarak yeniden teşkilatlanmıştır. DİE, ülkenin sosyal, ekonomik ve sağlık gibi verilerini toplama ve yayınlama görevini üstlenmiştir. Daha sonraki gelişmeler çerçevesinde, 1984 yılında 219 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yeniden yapılandırılmış olan DİE, son olarak 2005 yılında, 5429 Sayılı Türkiye İstatistik Kanunu ile Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) adını alarak kurulmuştur. Türkiye İstatistik Kurumu; İstatistik Konseyi ve Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığından oluşmuştur.
Bugün kamu sektöründe TÜİK’in yanında resmi istatistik çalışmalarının yapıldığı başka kurumlar da söz konusudur. Başta bütün bakanlıkların olmak üzere en büyüğünden en küçüğüne kadar istatistik dairesi, şubesi veya birimi olmayan kamu kuruluşu neredeyse yok gibidir. Ancak, Türkiye’de üretilen istatistiklerin büyük bir çoğunluğu TÜİK tarafından yapılmasının yanında, kamuda veri üreten diğer istatistik birimleri arasında koordinasyonun istenilen düzeye olmayışı, özellikle yönetim ve planlamada problemler oluşturmaktadır. Ancak son kanunla beraber koordinasyona yönelik ilerlemeler sağlanmış olup, bu yönde uygulamaların gerçekleştirilmesi için çalışmalar devam etmektedir.
İstatistik eğitim ve öğretimine bakılacak olursa, dünyada üniversite düzeyinde istatistik eğitimi 20.yüzyılın başlarına kadar uzandığı bilinmektedir. İlk zamanlar istatistik, bazı branşlarda servis dersi olarak, daha sonra ise bağımsız bir bölüm olarak eğitim ve öğretimde yerini almıştır. Gelişmiş ülkelerde var olan bu köklü yapılaşmasının yanında, ülkemizde istatistik bir ders olarak, 1933 yılında üniversitelerimizin iktisat fakültelerinde verilmeye başlatılmıştır. İstatistik öğretimi daha sonra sağlık, fen ve sosyal bilimlerde hızlı bir şekilde yayılmıştır. Ayrı bir bölüm olarak kurulması ise çok eski sayılmaz. Öncelikle 1960’lı yılların başında lisans üstü düzeyinde eğitim ve öğretime başlanılmıştır. Aynı yıllarda AİTİA gibi diğer bazı eğitim kurumlarının yanı sıra bu konuda öncü rolünde olan DİE’de istatistik sertifika programı başlatılmıştır. Lisans düzeyinde ilk bölüm ise 1967 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde kurulmuştur. Bunu sırasıyla ODTÜ, Gazi Üniversitesi ve diğerleri izlemiştir. Bugün Türkiye’de 20 civarında aktif olarak eğitim-öğretim yapan istatistik (ya da istatistik ve bilgisayar bilimleri) bölümü bulunmaktadır. İstatistik lisans eğitiminin yaklaşık %50’i istatistik konulu dersler, %20’i matematik konulu dersler, %20’si bilgisayar konulu dersler ve %10’i ise ekonomi, işletme, maliye, sosyal-psikoloji gibi zorunlu ve seçmeli dersler oluşturmaktadır. Bu durum bölümden bölüme farklılık gösterebilmekte ve gelişen ihtiyaçlara göre değişebilmektedir.
Gelişmiş ülkelerde istatistiğe verilen bu değere karşılık ülkemizde bunu rahatlıkla söylemek pek mümkün değildir. Bunun en önemli nedeni ise gelişmiş ülkelerde hassas bilgiye verilen önem ve duyulan ihtiyaçtır. Eğer hassas bilgiye ihtiyacınız yok ise veya yöneticiler ya da karar alıcılar yapacaklarını doğru bilgiye göre değil de başka ölçütlere dayandırıyorlarsa böyle ülkelerde ve toplumlarda sıkıntılar yaşanabilmektedir. Zaman zaman ülkemizde bu ikilemin var olduğunu söylemek her halde zor olmasa gerek. İstatistikleri gizlenen veya yanıltıcı bir şekilde kamu oyuna sunulan ülkelerin ekonomileri ve diğer kurumlarıyla beraber yönetimlerin ne tür çıkmaza girdikleri geçmişte örnekleriyle görülmüştür.
Her şeye rağmen bugün ülkemizde kamu sektöründe resmi istatistikleri üreten TÜİK’in geçmişten bugüne oldukça mesafe aldığı söylenebilir. Eğer bilimsel yeterlilik ve bilgi düzeyi göz önünde tutulursa, bu durum gelişerek devam edebilecektir. Fakat iş TÜİK’in sağlıklı veri üretmesiyle bitmemektedir. Önemli olan o göstergelerin yönetimler ya da karar vericiler tarafından önemsenerek dikkate alınmasıdır. Aslında özel sektörde istatistiksel çalışmaların istisnalar dışında önemsendiğini, özellikle üretimde ileri kaliteye ulaşmak için yapılan çalışmalarda istatistiksel anlayışın kabul gördüğü söylenebilir. Ancak, bazı kamuoyu araştırmalarının sonuçlarına zaman zaman kuşkuyla yaklaşıldığı ise bilinmektedir.
Bunun dışında, bugün özellikle akademik araştırmalarda istatistiksel değerlendirmenin önemsendiği söylenebilir. Bu çerçevede istatistik çoğu konularda ortak bir dil olarak varlığını hissettirmektedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, bir bilim dalı olarak istatistik aynı zamanda diğer bilim dallarının teknolojisi olduğu ve araştırmayla beraber gelecekte de önemini yitirmeyeceği ve gelişmişlik düzeyi arttıkça bunun daha da belirginleşeceği söylenebilir. Buna paralel olarak, ülkemizde yöneticilerin, araştırma ve istatistiği, gelişmiş ülkeler çerçevesinde algılar ve önemserse, geleceğin daha güzel olabileceği aşikardır. İfade edilen güzelliklere sahip olabilmek için, araştırma ve istatistiksel yaklaşımın gerekli düzeyde kullanılmasıyla, Türkiye’nin başta yönetimi olmak üzere, ekonomi, sağlık, güvenlik, eğitim ve benzeri tüm sektörlerine çok daha önemli katkılarının olacağı ise açık bir gerçektir.
KAYNAKLAR
DİE, IV.Yüksek İstatistik Şurası Kitabı, Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Matbaası, Ankara, 1984.
DİE, 70 Yılda Devlet İstatistik Enstitüsü, Başbakanlık Devlet İstatistik Matbaası, Ankara, 1997.
DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü, Ankara, 2001.
Güran, T., Osmanlı Devletinin İlk İstatistik Yıllığı 1897, Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü, Ankara, 1997.
Kaptan S., Bilimsel Araştırma ve İstatistik Teknikleri, Bilim Yayınevi, 11.Baskı, Ankara, 1998.
Kasap, R., “Kamu ve özel sektörde İstatistiğin kullanımı ve önemi”, Sağlık Eğitim Dergisi, 2(3), 32-35, 2000.
Liesse, A., İstatistik (Çeviren:Suphi Nuri), Vakit Matbaa, İstanbul, 1934.
Moles, A., Belirsizin Bilimleri: İnsan Bilimleri İçin Yeni Bir Epistemoloji (Çeviren: Nuri Bilgin), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993.
Sprent, P., Statistics in Action, Penguin Books, England, 1979.
Stigler, S.M., The History of Statistics:The measurment of Uncertainty before 1900, Harvard University Press, Massachusetts, 1986.
Thirkettle, G.L., Bussiness Statistics, Macdonald&Evans, London, 1968
http://www.biyoistatistik.com
http://www.imd.org.tr
http://www.dpt.gov.tr
http://www.tuik.gov.tr
Türk Bilim Adamlarının Başarıları
- Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, obezite ve şeker hastalığına sebep olan geni buldu.
- Goethe Üniversitesi cerrahlarından Prof. Dr. Tayfun Aybek, kalp krizini önceden haber veren "çip" geliştirdi.
- Gaziantep Üniversitesi Plastik Cerrahi Başkanı Doç. Mehmet Mutaf'ın dudak yarığı konusunda geliştirdiği ameliyat tekniği, Fransa'da "en başarılı teknik" kabul edildi.
- Finlandiya Kuopio Üniversitesi Biyokimya Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu, böbrek taşlarına "nanobakteri" adı verilen bir mikroorganizmanın yol açtığını kanıtladı.
- Arkansas Üniversitesi Çocuk Elektrofizyolojisi Bölümü Başkanı Doç. Volkan Tuzcu, çocukların kalp ritim bozuklukluğunu ışın kullanmadan tedavi eden yöntem geliştirdi.
- Amerikan Nature Dergisi, Türk doktor Murat Digiçaylıoğlu'nun "beyin kanamasından sonra hücrelerin ölmesini önleyen buluşu"nu duyurdu.
- Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde araştırmalarını sürdüren Dr. Hande Özdinler, bugüne kadar işlevi bilinmeyen Prion isimli proteinin beyin hücrelerinin yenilenmesi açısından önemini ortaya koydu.
- Houston Methodist Hastanesi Sindirim Hastalıkları Tıbbi Direktörü Prof. Dr. Atilla Ertan, "ABD'nin en seçkin 10 hekimi" arasına girdi.
- İstanbul 70'inci Yıl Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim Araştırma Hastanesi cerrahlarından Dr. Cengiz Türkmen, ameliyat sonrasında kırılmayı ve ağrıyı önleyen "omurlararası sabitleyici" geliştirdi.
- Memphis Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Semahat Demir, ABD'de Bilim-Sağlık Ödülü'ne layık görüldü.
- Cornell Üniversitesi Kısırlık Merkezi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kutluk Oktay, kadınların menopozdan sonra da çocuk sahibi olabilmesini sağlayan bir yöntem geliştirdi.
- Columbia Üniversitesi Kardiyoloji Direktörü Prof. Dr. Mehmet Öz'ün yazdığı "You: The Owners Manuel" isimli kitap, ABD'de piyasaya çıktığı gün Harry Potter ve Da Vinci Şifresi'ni geride bırakarak, 350 bin adet sattı.
